entertainments

40 yıllık bir kitap: Cumhuriyet tarihini yeniden okumak

Written by admin
[rotated_ad]

Bir tarih, siyaset ve sosyal teoriler öğrencisi olarak, yıllar boyunca resmi hikaye ve eleştirileri üzerine birçok makale yazdım. 2008 yılında çerçeve metin olarak yazdığım “Cumhuriyet Tarihini Yeniden Okumak” başlıklı makalemi bu konularda çok yazarlı bir kitap hazırlamaya başladım. Doğu Batı Dergi, Aralık-Ocak 2008-2009 sayısında yayımlanmıştır. Sonunda eşyaları alamadık, işe yaramadı, o dosya elimde kaldı. Ancak konu doğal olarak geçerliliğini kaybetmemiş ve birçok siyasi tartışmanın sonu tarihi okumalara dayandırılmaya devam etmiştir. Bu yüzden geçen yıl arşivi yeniden açtık ve kitabı hazırlamaya başladık. Kitabın ana teması, resmi tarihin İslamcı/muhafazakar sağ ve sol-liberal eleştirileri ve bu iki eksenin buluşma noktalarıdır. Katkıda bulunmaya çalıştığım kısım, resmi hikayenin sol liberal eleştirisi hakkında yazdığım bir değerlendirme yazısıdır. Bu çerçevede Mete Tunçay’ın 1981’de kaleme aldığı tek parti dönemine ilişkin öncü çalışmasını ve liberal sol tarih okumaları için başvuru kaynağı olarak gördüğüm diğer temel metinleri yorumlamaya çalıştım: Eric Zürcher, Levent Köker, Ahmet Demirel, ve Taha Parla. ve Fikret Başkaya’nın tarih okumaları… Mete Tunçay’ın öncü çalışmalarına ilham kaynağı olması nedeniyle öncelik verdim. Aslında Tunçay’ın eseri 1981 gibi erken bir tarihte yayınlandığından eleştirel okuma yaparken dönemin şartlarındaki önemine haksızlık etmek istemedim ama yine de etkisini düşünerek bu eseri eleştirel okumamın merkezine koydum. . .

sosyal Tarih Dergide Hasan Bülent Kahraman’ın “40 Yılı Bir Kitap, 40. Yılında Bir Kitap” başlıklı yazısını okuduğumda doğru bir seçim yaptığımdan emin oldum. Kahraman, Tunçay’ın Tek Parti Dönemi çalışmalarına verdiği önemi vurgulayarak bir denge kurdu; “Kitabı kendi başına bir okul yaratması kadar önemli kılan bir diğer şey de metnin, bugün konusunda öncü ve yenilikçi bir kaynak olmaya devam etmesidir” diyor.

İşte tam da bu nedenle ‘bu okul’u tartışma konusu yapmak için Tunçay metnine dönmek gerektiğini düşünüyorum. Bu kitapla ilgili değerlendirmemi burada ayrıntılı olarak açıklamaya çalışmayacağım, daha önceki makalelerimin çoğunda bu kitaba eleştirel göndermeler yaptım, ancak daha önce değerlendirilmesi gereken bir kitap bölümü yazdım. Şimdilik kült haline gelen bu esere bir göz atalım, Kahraman’ın söylediklerine bir göz atalım.

Her şeyden önce hayretle, Hasan Bülent Kahraman’ın kaleminin 40 yıllık bir kitap yerine kırk yıllık bir yazı olduğu izlenimini edindim. Dürüst olmak gerekirse, bir aydın olarak, söz konusu kırk yılı kendi entelektüel serüveni eşliğinde yazmasının beni şaşırtmadığını belirtmek isterim. Tam tersine böylesine önemli anlatıları düşünce tarihi açısından nesiller boyu süren bir macera olarak görüyorum. Ancak otobiyografi olmayan bir kitapta “Matematik çok iyi, ileri ve güçlüdür” yazmasını ve “eserleri arasında saymasını” biraz narsist buluyorum. inşaat mühendisi olarak çalıştığı Çıldır’ın hidroelektrik santralini işleri arasında “saymaz”. Göründüğünü itiraf etmeliyim. Bu arada Tunçay’ın hediye olarak kitabını getirdiği eve davetiyede Emre Kongar ve eşinin “karı koca ile battaniyeyle oturuyor” şeklinden bahsetmesi ve “Hoşçakal Ababa’nın pastasının” olması gibi detaylar. ” Çaya eşlik eden Körfez Pastanesi’nden “Körfez Pastanesi” ve yazıda verilen bilgiler literatüre geçmiştir. Sanırım tadına bakmak içindi ama yine de bana biraz tuhaf geldiğini belirtmeliyim. Yeter bu kadar gırgır ağlarını bir kenara bırakalım, Mete Tunçay’ın kitap değerlendirmelerine geçelim: Kahraman, Tunçay’ın eserini “tarih yazımı ve siyaset biliminin başarılı bir kesişimi” olarak sunarken, Tunçay da giriş bölümünde yaptığı açıklamanın bu şekilde olduğunu belirtiyor. Kahraman’a göre, kitabının giriş bölümünde, Tunçay “1970’lerin ve 1980’lerin Türkiye siyaseti ve … siyaset teorileri açısından önemli kabul edilen hemen hemen tüm bilim adamlarının görüşlerini inceler. Bunlar Sartori, La Palambola, Rustow, Huntington, Moore ve Duverger.” Kahraman devam ediyor:Türkiye’de Siyaset bilimi çalışmaları uzun yıllardır özellikle ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi çevresinde bu isimler etrafında şekillendi.”

Söz konusu siyaset teorisyenleri, “1970’lerin ve 1980’lerin önde gelen akademisyenlerinin neredeyse tamamı” değil, Amerikan üniversitelerine hakim olan ve modernleşme paradigması dediğimiz şey içinde demokratikleşmeyi tanımlayan belirli bir okulun temsilcileriydi. Çoğu bizden bir nesil önce ABD’de doktora yapmış hocalarımız bu okulda yetiştiği için siyaset teorisi olarak yorumladık, o kadar.

Aslında Nazizm ve faşizm deneyimlerinden sonra, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, otoriter siyaset ve özgürlük/demokrasi sorununa odaklanan bir yanda Hannah Arendt, diğer yanda Frankfurt Okulu ya da Eleştirel Teori teorisyenleri, sonra Türkiye’de kalan Foucault ve diğer yapısökümcüler, hatta entelektüel çevre bile oldukça geç tanışmıştı. Tunçay’ın Tek Parti dönemi odaklı çalışmalarına Kahraman’ın bahsettiği paradigmanın ötesinde, daha geniş bir perspektiften, özellikle otoriterlik üzerine bakmak daha aydınlatıcı olacaktır. Diyelim ki Tunçay Usta başka bir çağdan biriydi ama Kahraman’ın hala onun bakış açısını çığır açıcı bulması anlaşılmaz. Kahraman, “Tunçay, otoriterlik kavramını tek parti kavramıyla ilişkilendiriyor… Tunçay’ın bu metinde kurduğu tek parti-Türkiye ilişkisinin ve dayandığı modelin henüz aşılmadığını belirtelim.” Tunçay’ın oturduğu “modeli” göremiyorum, bu yüzden sınıfının dışına çıkıp çıkmadığını tahmin edebilirim. Ne tek parti tecrübesi ne de otoriter siyaset Türkiye’ye özgü değil ve Tunçay Türkiye’de olup bitenlere özgünlük katan hiçbir noktaya işaret etmiyor. Otoriterlik ile tek parti ilişkisi kurmayı yenilikçi bir yaklaşım olarak görmek pek akıllıca değil. İnsan ister istemez “nereden başlasam, nasıl anlatsam” duygusuna kapılır.

Sonra Kahraman elini kaldırır ve Tunçay’ın tarihini okuması “kendiliğinden bir yapıbozum”dur, yani Cumhuriyet tarihini okuma biçimi, resmi tarihin kendiliğinden bir yapıbozumudur. Evet, kitabın iddiası ve ona yüklediği anlam budur. Asıl sorun, bu yapıbozumun doğasının ne olduğudur; aksi takdirde, resmi ideolojiler birçok yönden yapıbozuma açıktır. Resmi ideolojileri (tanımı gereği) ‘çarpıtma’ olarak yorumlamamız kaçınılmazdır, ancak ‘tarihsel gerçek’ iddialarıyla karşı karşıya kaldığımızda kaçınılmaz olarak ‘karşı anlatılar’ ve bunların dayandırıldığı alternatif paradigmalarla karşılaşırız.

Unutmayalım ki, “nesnel bir tarihyazımının olanaksızlığı”, tarihyazımı kuramı için sorunlu olmaya devam etmektedir. Tunçay, kitabında da belirttiği nesnel tarih yazımına inanan bir çağın insanıdır, ancak eseri hala referans olarak görüldüğü için bu ilk kabulün de sorgulanması gerekmez mi? Dürüst olmak gerekirse, Tunçay’ın tarihini okumak, Kemalizm’in toza indirgenmediği, ancak tarihsel anlatısının büyük ölçüde söz konusu dönemin meclis kararlarından, kayıtlardan derlenen düzenli bir özetinden oluştuğu bir dönemde tabuları yıkan bir metin olarak görülebilir. , anıları ve dönemin ikincil kaynakları. Kahraman’ın Tunçay’ın mükemmel tarihçiliğine yaptığı vurgu ve birincil kaynaklara gösterdiği özen, en çok Tunçay Hoca’nın sol düşünce tarihi çalışmaları için geçerlidir. Tek parti döneminde kullandığı kaynaklar elbette doğrudur ancak o dönem okuyanların aşina olduğu metinlerdir, mikrotarih olarak tanımlanabilecek yenilikçi ve kuramcı bir yönü yoktur. Takrir-i Sükûn Kanunu rejiminin belirleyici özelliği, Kahraman’ın düşündüğü gibi Tunçay’ın keşfettiği bir şey değildir.

Tunçay’ın dönem eserinin en dikkat çekici ve ayırt edici özelliği Mustafa Kemal’in Milli Mücadele ve Birinci Meclis’teki muhalefet konuşmasını ve özellikle Hilafet ve laiklik başlıkları altındaki yorumlarını içermesidir. Bu yorumların neredeyse tamamı, resmi hikayeye yönelik muhafazakar sağcı ve İslamcı eleştirilerle örtüşmektedir. Nitekim Tunçay da bu konularda benzer bir bakış açısıyla hareket etmenin yanı sıra zaman zaman Kadir Mısıroğlu ve Sadık Albayrak gibi İslamcı yazarlara da göndermeler yapmıştır. Ancak en önemlisi Tunçay’ın eserinin sağcı, muhafazakar ve İslamcı tarih-karşıtı okumaların çıkış noktalarını sorgusuz sualsiz tekrarlamasıdır. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra halifeliğin hala siyasi bir güç olduğu fikri, örneğin Türkiye’de Hilafet’in kaldırılmasının “İngilizlerin yararına” olacağı iddiası makuldü, örneğin “unutmak”. İstiklal Savaşı’na destek veren din adamlarının çoğunlukta olduğu”, örneğin güzellik yarışmalarının ve dansların “sosyal vefa” olarak tanımlandığı…

Daha fazla ileri gitmeyelim, gördüğüm kadarıyla asıl mesele, Türkiye’deki demokrasi sorununun sebebinin Cumhuriyet’in kurduğu otoriter rejimin mirası olduğu fikri ve Mustafa Kemal’e (ve Atatürk’e) yapılan itirazlar. Milli Mücadele ve Birinci Meclis’te Kemalistler ) demokrasinin kayıp bir dinamiğidir. Kahraman’ın bahsettiği okul bu; evet, Tunçay metni bu okulun ana metnidir. Ancak Kahraman’ın ifadesiyle, “Kitabının kırkıncı yılında bir mihenk taşı ve mihenk taşı olmaya devam etmesi”, doksanlı yıllardan itibaren oluşmaya başlayan demokratikleşme söylemlerinin siyasi şaşılığını gösteren üzücü bir durumdur. Yazının başında bahsettiğim kitabın incelenmesi zaten bu çerçevede bir tartışmaya işaret ediyor.

[rotated_ad]

About the author

admin

Leave a Comment